TIP VE ALTERNATİFLERİNİN TARİHÎ GELİŞİMİ
İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde tıbbın gelişimi, bilimin gelişimi ile paralellik arzetmiş hatta çoğu zaman birlikte olmuştur. Özellikle astronomi, matematik, felsefe ve tıp ortak bir gelişim süreci izlemiş; bilimle ilgilenenler bu konuların tümünü içeren bir donanıma sahip olduğundan bu farklı bilimsel alanlar birbirinden çokça etkilenmiştir. Bu yakın etkileşim dönemlerinde geliştirilen herhangi bir tıbbî metot varlığın diğer alanlarındaki bilgi birikiminden, bunların nasıl algılandığı ve nasıl değerlendirildiğinden, varlık âlemine yönelik felsefî yaklaşımlardan otomatik olarak etkilenmiştir. Günümüz için de geçerli olmakla birlikte, daha eski çağlarda bilim tarihi ve tıp tarihi arasında belirgin bir paralellik gözlenmektedir. Bu çağlarda tıbbın gelişimini kategorize ederken bilimin gelişimi ile aynı şablonları kullanmak bu açıdan doğru bir yaklaşım olacaktır.
Çağlar boyunca, tıbbın gelişiminde etkili olan topluluklar o çağın kültür ve medeniyetinin oluşmasında ön plânda yer alan topluluklar olmuştur. Alternatif tıbbın tam anlamıyla anlaşılabilmesi için konvansiyonel, Ortodoks tıp ya da modern tıp olarak isimlendirilen ana gövdenin tarihî gelişimini ve alternatiflerin bu gelişimin hangi noktasında ayrılıp farklı bir dal oluşturduğunu ortaya koymamız gerekecektir. Bu anlamda, ilk çağda Mısır, Mezopotamya, Hint, Çin ve Antik Yunan medeniyetleri ön plâna çıkmakta, Orta Çağ'da ise Hristiyan ve İslâm dünyası çerçevesinde şekillenmiş medeniyetler insanlığın gelişim seyrine yön vermektedir.
İLK ÇAĞDA TIP
Doğu Medeniyetleri ve Tıp
1 Mısır ve Mezopotamya'da Tıp
Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarına kadar götürülmektedir.Bütün bilimsel gelişmelerde olduğu gibi tıpta da ihtiyaçlar ve zaruretler, arayışa ve ilgili alandaki gelişmelere zemin oluşturmuştur. Ancak sağlık problemleri ve bunlara çözüm bulma arayışı kadar insanın özünü şekillendiren düşünce ve buna bağlı olarak merak ve doğrunun arayışı da ilmin hocası olmuştur. Bu dönemde matematik, astronomi ve tıp gibi konularda yapılan çalışmalar özellikle pratik ihtiyaçlardan kaynaklanmış ancak zaman zaman sadece teorik amaçlara yönelik çalışmalar da gözlenmiştir. Yine bu dönemde varlığın algılanışında önemli bir yer tutan büyü ve sihir bilimsel alandaki gelişmelerde ve ortaya konan yaklaşımlarda da etkili olmuştur. Mezopotamya'da tıp çalışmaları cerrahînin başlangıç girişimleri ile bir yandan anatomi ve fizyoloji gibi temel tıbbî bilimlerin ilk çekirdekleri bilim
zeminine atılmış ve buna bazı teorik gelişmeler eşlik etmiştir. Özellikle o dönemler için biraz daha gizemli bir özellik arz eden tıp Mezopotamya'da büyü, sihir, kehanet ve falcılık gibi biraz daha esrarengiz özellikler barındıran pratiklerle birlikte gelişmiştir. Bu nedenle tıp daha çok din adamlarının elinde gelişen bir uygulama olmuş ve üç ayrı hekim grubu oluşmuştur. Bir grup, hastalığın teşhisi ve seyri konusunda kendini geliştirmişti. İkinci grubu daha çok büyücüler ve üfürükçüler teşkil etmekteydi. Azu ya da Asu şeklinde adlandırılan üçüncü grup daha çok bugünkü modern tıbbın işlevini üstlenir konumdaydı ve bu kelime "suları tanıyan kimse" anlamına geliyordu.
Mısır ve Mezopotamya'da su yalnızca günlük hayatta kullanılan bir unsur olarak algılanmamış aynı zamanda varlığı anlamlandırmanın altyapısında önemli bir yeri olan ve düşünce boyutunu etkileyen bir anlam üstlenmiştir. Mezopotamya'da su etrafında şekillenmiş varlık kurgusuna göre tatlı suyun adı Apsu idi ve erkek unsuru temsil etmekteydi, tuzlu suyun adı Tiamat idi ve dişi unsuru temsil etmekteydi. O dönemdeki inanışa göre erkek ve dişi bu iki unsurun birleşip kaynaşması sonucu Mummu doğmuştu ve bu da sis ve bulutları sembolize etmekteydi.
Dünyadaki bütün hayat şekillerinin bu üç unsurdan mey10 dana geldiklerine inanılmaktaydı. Varlığın alt yapısını teşkil ettiğine inanılan bir tür kaos fikri o dönemde de vardı ve bunun tanımlanan sulardan oluşan ilkel sıvılarda var olduğu düşünülüyordu. Sümerlilere kadar uzanan bir efsaneye göre ilkel okyanus bir tanrıça idi ve Mummu diye adlandırılmaktaydı, evreni de bu tanrıça doğurmuştu. Bir Akad efsanesine göre ise, başlangıçta her taraf su iken Marduk adlı tanrı suyun üzerine bir hasır sererek bunun üzerine toprak yaymış, ardından ırmakları ve dağları oluşturmuş ve böylece dünya meydana gelmişti. Mısırlılarda kâinatın aslının su olduğuna ve göklerin de su ile kaplı olduğuna inanılıyordu. Mezopotamyalılar yeryüzünü su üzerinde yüzen bir disk şeklinde tasavvur ediyorlardı. Bu topluluğun oluşturduğu medeniyette suyun büyük önemi vardı, hayatın menşeinin su olduğuna inanılıyordu ve vücut sıvılarına büyük önem atfediliyordu. Bu anlamda ve sağlıkla ilgili yaklaşımda genel varlık anlayışının etkisi ile ön plâna çıkmış olan suyu hekimlerin tanıması büyük önem kazanıyordu.
Çin'de Tıp
Çin'de oluşan medeniyet tarihin çok eski dönemlerine uzanan, köklü, zaman içinde, tarih zemininde kökleri derinlere uzanan bir medeniyettir.Öyle ki, insanın ilk atalarından olduğu düşünülen "Pekin İnsanı" olarak adlandırılan fosiller M.Ö. 350.000 yıllarına kadar geri gitmektedir. Bu medeniyetin varlık algısı daha bütüncül ve batının analize dayalı bilimsel yöntemlerinden daha farklıdır. Teoriler gözlem ve deneyden çok sezgilere dayalı şekilde ortaya çıkmış ve yaklaşımlar analiz şeklinde değil de bütünü kuşatır tarzda oluşmuştur. Bu durum tıpta da gözlenmiş ve bedene yönelik izahlar embriyon döneminden itibaren bedenin bütün safhalarını içine almaya çalışan bir yaklaşım ortaya konmuştur. Çin düşüncesini belirleyen en önemli ekoller: Konfiçyüsçüler, Taocular, Mohistler, Mantıkçılar, Legalistler (Yasalcılar) ve YinYang ekolü şeklinde sıralanabilir. Konfüçyüsçüler K'ung Fu Tzu'nun (M.Ö. 552479) öğretilerini izleyen ekolün adıdır. "Konfüçyüs" bu ismin Lâtince yazılıp telâffuz edilmesiyle oluşmuştur. Bu hem bir felsefî sistem, hem varlık ve sosyal olaylara bakış tarzıdır ve daha sonraki dönemde gelen pek çok topluluğu etkilemiştir.
Daha sonra ortaya çıkan ve Konfüçyüsçü öğretiden de etkilenmiş olan Taocular da Çin'de toplumsal yaşantı üzeride önemli etkileri olan bir ekol olmuştur. Bu ekolün kurucuları olarak Lao Tzu (M.Ö. 6.5. yy) ve Chuang Tzu (M.Ö. 4.3. yy) bildirilmektedir. Tao kelime anlamı olarak "yol" , "kâinatın düzeni" 12 şeklinde tercüme edilebilir. Ancak bir kavram olarak ele alındığında, maddenin aslî gerçekliğine ve başlangıcına işaret eden isimsizlik hâlinin bir ifadesidir. Hiçbir şey olunan noktada her şeyin aslının ve gerçek şeklinin ortaya çıktığı duruma işaret eder. Sanki İslâm terminolojisi içindeki "melekût" kavramına yakın bir anlam taşımaktadır. Tao, iyininkötünün, doğrununyanlışın, hayatın ve doğrunun ötesindedir.
Çin felsefesini oluşturan öğretilerin en önemli noktası bütün varlık âleminin, canlı ve cansızların, her türlü değişimin bir harmoni ve bütünlük içinde ele alınmasıdır. Bu felsefeye göre insan kâinatın ve tabiatın bir parçasıdır. Yani bir bütün içinde yer almakta ve o bütün içinde bir anlam ifade etmektedir. Konfiçyüs, Tao ve Çin felsefesinin diğer öğretilerinde asıl hedef tüm varlığı birlikte görüp ele alabilmek ve bu birlikteliği açıklayabilmektir. Teknik buluşlar varlığınmahiyetini araştırmayı gerektirmemekte yalnızca insan hayatını düzenlemeye yaramaktadır.Kimya biliminde batının onyedinci yüzyılda ulaştığı düzeyi Çin hemen hemen bir asır önce yakalamış ve batılılardan çok önce distilasyon tekniğini uygulamışlardır. Bu sayede bazı mineraller hekimlikte kullanılmış ve birbirinden ayrılan element ve mineraller Çinlileri ölümsüzlük iksirini aramaya sevk etmiş, bu çalışmalar sırasında barutu bulmuşlardır.
Çin'de bilimsel çalışmalar temel felsefî görüş ve varlık algısı ile yakından ilişkili olarak gelişmiş, bu ilişkinin fizikte daha belirgin olmakla birlikte tıpta da etkileri gözlenmiştir. Tsou Yen M.Ö. 305240 yıllarında yaşamış bir Çin filozofudur. Yen'in öğretisine göre bütün tabiat olayları ve kâinattaki olayların tamamı "Yin" ve "Yang" isimli iki ilkenin etkileşimi ile ortaya çıkmaktadır. Dişi prensip Yin ile ifade edilmekte, eril yani erkekliği temsil eden prensip Yang ile ifade edilmektedir. Yin'in tarafında kalan özellikler karanlık, soğuk, yaş ve tekliktir. Bu özellikler aynı zamanda negatif, pasif, gevşek ve yıkıcı olmayı içerir. Yang'ın tarafında ise aydınlık, sıcak, kuru ve çift olmak yer alır. Bunlar da pozitif, aktif, güçlü ve yapıcı olmak özelliklerini içer. Varlık ve hayat bu iki prensip arasındaki dengeyle sürüp gitmektedir. Değişimler bunlardan birinin artması ve buna karşılık diğerinin eksilmesi şeklinde işlemektedir. Bu durumda değişme döngüsel yani dalga hareketi şeklinde olacak yani doğrusal şekilde tek yönde değişiklik değil, dairesel şekilde ve osilasyon tarzında değişiklikler olacaktır.
Bu hâlin kuantum fiziğinin son dönemlerde gittikçe önem kazanan ve pek çok alanda etkilerini hissettirmeye başlayan verileri ile uygunluğu dikkatleri çek14 mektedir. Tarih boyunca pek çok düşünürün ortaya koyduğuna benzer tarzda Tsou Yen'in öğretisinde de kabul edilen beş temel eleman vardır. Bunlar: toprak, ateş, metal, su ve tahtadır. Sosyal olaylarda ve tabiatta olaylar iki prensip ve beş elemanın birbirlerine dönüşümleri ile gerçekleşir. Bunlar arasındaki denge ya da Yin ve Yang'ın dengede olması fert, tabiat ve toplum için huzur ve mutluluk anlamına gelmektedir. Ancak gelişme ve değişme olabilmesi için denge bozulur ve bu unsurlar arasında birbirine dönüşüm yaşanır.
Hindistan'da Tıp
Hint kültür ve medeniyeti de çok eskilere dayanmaktadır. Bu medeniyet M.Ö.2000'lerde bugün Pakistan'ın bulunduğu bölgelerde ortaya çıkmıştır. Daha sonraki dönemlerde toplumda kast sistemi hâkim olmuş ve savaşçılar, rahipler, tüccarlar ve işçiler şeklinde kastlar oluşmuş ve aynı dönemlerde Vedacı inancın temelleri atılmıştır. Kast sistemi ve Vedacı inanç Hint kültür ve medeniyetinin şekillenmesinde ve anlaşılmasında çok önemli bir yer tutmaktadır. Hint felsefesi dört dönemde incelenmektedir. İlk dönem Vedacı dönem olarak adlandırılmakta, M.Ö. 2500600 yılları arasında yer almaktadır.
Kelime olara"Veda" bilgelik anlamına gelmektedir. Bu kültür Orta Asya'dan gelen Arîlerle başlamıştır. Bu dönem dört Veda'dan oluşmaktadır: Rig Veda, Yajur Veda, Sama Veda ve Atharva Veda. Bu Vedalar'ın her birisi de dört ayrı kısma ayrılmaktadır: Mantralar, Brahmanalar, Aranyakalar ve Upanişadlar. Vedalar gizli metinlerdir ve Brahmanlar ise Vedalar'ın konularını törenler vasıtasıyla yorumlayanlardır. Budizm Brahmancılığın törenler vasıtasıyla temsil edildiği dönemdir.
İkinci dönem destan dönemi olarak bilinen ve M.Ö. 600200 yılları arasında yer alan dönemdir. İki adet önemli destan Ramayana ve Mahabharata bu döneme damgasını vurmuştur. Hint düşüncesinde çok önemli yeri olan Budizm ve ayrıca Jainism, Saivism, Viasnavism bu dönemde ortaya çıkmışlardır. Budizm Siddharta Gautama'nın (M.Ö. 546483) bir öğretişidir. Bu inanışa göre hedef, hayatın gayesi Nirvana'ya ulaşmaktır. Bu, tasavvuftaki "fenafillah" mertebesini andıran bir noktadır. Budizm özellikle Çin, Japon ve Kore kültürleri üzerinde etkili olmuştur.
Üçüncü dönem Sutra dönemidir ve milâttan sonra ortaya çıkmıştır. Bu dönemin ürünü olan önemli sistemlerden birisi de Yoga'dır.Dördüncü dönem Skolâstik adını almaktadır; üçüncü dönemdeki Sutralar'ın yorumu üzerine 16 kurulmuştur. 16. yüzyılda İslâmiyet'in ve daha sonra İngilizlerin etkisiyle 17. yüzyılda sona ermiştir.Bütün bu dönemler Hindistan'da bilimlerin ve medeniyetin gelişmesi üzerinde etkili olmuş, dolayısıyla tıp konusundaki gelişmeleri de etkilemiştir. Tıp ve fizyoloji konusu özellikle Rig Veda döneminde gelişmiştir. Budist felsefeye göre kâinat periyodik olarak yaratılmakta ve yok olmaktadır. Tıp, dil, astronomi, matematik, kimya, fizik ve biyoloji konusunda yapılan çalışmalar başta Vedalar olmak üzere pek çok dinî metinde yer almaktadır. Hintli bilim adamlarının vücudun anatomik yapısı hakkında bilgi sahibi oldukları, kesilen bir damara kendi metotları doğrultusunda işlem uyguladıkları, bir göz ameliyatını başarı ile gerçekleştirdikleri bildirilmektedir. Ancak, bu dönemde insan sağlığı daha geniş ve kültürel değerlerle ele alınmıştır. Hint tıp anlayışına göre sağlık hava , ateş ve suyun ve bunların insan vücudundaki karşılıklarının bir dengesi olarak ele alınmış ve bütünlük içinde yorumlanmıştır. M.Ö. ikinci yüzyıldan günümüze kadar gelmiş olan Yoga teknikleri bu kültürün sağlık konusuna bakışının tipik bir sonucudur.
ANTİK ÇAĞ BATI MEDENİYETİ VE TIP
Antik çağ batı medeniyetinde de toplumun genel yapısı, değer yargıları ve varlığı anlamlandırma şekilleri bilimi ve dolayısı ile tıbbî gelişmeleri belirgin şekilde etkilemiştir. Burada da astronomi, felsefe, matematik ve tıp birlikte ve iç içe gelişmiştir. Bu medeniyeti belirleyen en önemli unsurun Helen kültürü ya da eski Yunan medeniyeti olduğu konusunda ittifak vardır. Yunan medeniyetinin kökleri M.Ö. 5000'e kadar geri götürülmektedir. Bu dönemde bilimi karşılayacak fiiller "felsefe" (hikmet arayışı içinde olma), "episteme" (bilgi üzerine yoğunlaşma, kaynakları ve dayanaklarını ortaya koyma), "theoria" (teori, etraflı düşünme, üzerinde yorumlar geliştirme) ve "peri physeos historia" (tabiatla ilgili incelemelerde bulunma) gibi kelimelerle ifade edilmiştir. Antik çağ Yunan medeniyetinin hem mitolojisinde hem de felsefe, edebiyat ve bilim çalışmalarında etkili olan temel eserler M.Ö.7. asrın başlarında yaşamış olan Homer'in İlyada ve Odisse isimli eserleri ile aynı asrın sonlarında yaşadığı tahmin edilen Heziyod'un Teogoni ve İşler ve Günler isimli eserleridir. Bu eserlerde yer alan pek çok konu arasında özellikle kâinatın yaratılışı ve varlıkların ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler daha sonra 18 ortaya çıkacak bilim çerçevesini ve tıp felsefesini belirgin şekilde etkilemiştir. Homer'e göre dünya disk şeklindedir ve Okyanus adı verilen nehir tarafından kuşatılmıştır. Okyanus tanrıların ve bütün varlıkların babasıdır. Thales'de de benzer bir yaklaşım olduğu ifade edilmektedir. Teogoni'de ise tanrılar sınıflandırılmıştır. Başlangıçta Kaos, Gaia (yeryüzü) ve Eros vardı. Daha sonra diğer tanrılar doğduğu ve her bir nesneye tekabül eden bir tanrı olduğu ifade edilmektedir. Bu kurgu İslâm tasavvufunda melekût âlemi ve fiillerin gerisindeki esma (isimler) anlayışının ilkel, şekillenmemiş bir arayışı gibidir.
Bu çağda varlık âleminde gözlenen değişim, süreklilik ve düzenlilik, nesnelerin aynı etkiler karşısında aynı değişimlere maruz kalması gibi gözlemler sürekliliği temin eden ancak kendisi değişmeden kalan temel bir başlangıç ilkesi arayışını doğurmuştur. Bu "ilk madde" ya da "arkhe" problemi olarak adlandırılan hâl aslına varlığın temelinde işleyen kanunların alt yapısında bir öz, temel bir cevher arayışı idi. İlk antik çağ filozofu olarak kabul edilen Thales'e göre arkhe "su"dur. Onun "Herkesin aslı sudur." görüşünde Mısır'a gitmiş olması ve birçok bilgiyi oradan almış olmasının etkili olduğu düşünülmektedir. Mısır mitolojisinden gelen etkiler ve Nil Nehri'nin insanların hayatları üzerindeki etkileri felsefî görüşlerin şekillenmesinde de rol oynamıştır. Aynı dönem filozoflarından Anaksimandros'a göre tabiat hâdiselerinin ve fizik nesnelerin temeli yani arkhesi *apeiron"'dur'. Apeiron kelimesi tanımlanamayan, kuşatılamayan, sınır içine alınamayan gibi anlamlara gelmektedir. Bu belki de mutlaklığı ifade etme arayışı içinde ortaya çıkmıştır. Anaksimandros'a göre kâinatın oluşumu sıcaksoğuk, yaşkuru şeklindeki iki temel zıtlığın apeiron'dan ayrılması ile başlamıştır. Varlıklar bu zıtların vortex adı verilen bir dönme hareketi sonucunda birbirinden ayrılması ya da birleşmeleri sonucu oluşmaktadır. Dönme hareketi ile zıtlar belirmekte ve kâinatta armonik bir yapı oluşmaktadır. Thales'de her varlığın ruh taşıdığı, nesnelerin ruhlarla dolu olduğu düşüncesi Anaksimandros'da biraz daha rasyonelleşmiştir. Yine aynı dönem Milet'li düşünürlerden Anaksimenes ise havayı bütün fiziksel nesnelerin arkhesi olarak kabul etmiştir. "Hava anlamına gelen ruhumuzun bizi bir arada tutması gibi , nefes ve hava da bütün evreni sarar ve bir arada tutar" demiştir.
M.Ö. 5. yüzyılda Milet İranlılar tarafından işgal edilip felsefe çalışmaları başka merkezlere kaydığı bir dönemde Efes'de doğan Herakleitos ismi önem kazanmıştır. Bu düşünür her şeyin aslı ve özünü yani arkhesini araştırmanın yanında "oluş" problemi üzerinde de durmuştur. Ona gö20 re her şey sürekli bir oluş ve hareket içindedir. Arkhe olarak kabul ettiği ateş varlık âlemine bu özelliği vermektedir. Ateş yön veren kuvvettir. Her şey ateşe ve ateş her şeye dönüşür. Oluş, ateş sayesinde karşıtların birbirine dönüşmesi olayıdır. Hayat ve ölüm bir bütünün parçasıdır, gece ve gündüz birlikte günü meydana getirir. İnen ve çıkan yol aynıdır, daire şeklindeki bir hat üzerinde başlangıç ve bitiş noktasını ayırt edemezsiniz. Her şey karşıtının yok olması sayesinde ortaya çıkabilir ve yaşayabilir; oluş karşıtların birliği sayesindedir. Bu İslâm âleminde meşhur olan "Her şey zıddıyla bilinir" hükmünün değişik tarzda ifadesi gibidir. Karşıtların mücadelesi sayesinde var olmak varlıkların zaman içinde değiştikleri anlamına gelmektedir. Bu anlamda Herakleitos'un "Bir nehre iki defa giremeyiz" sözü meşhurdur.
Daha sonra İyonyalı filozoflarla birlikte tek arkhe (monizm) dönemi sona ermiş çok arkheli (pluralist) varlık izahı dönemi başlamıştır. Bunlardan M.Ö 5. yüzyıl başlarında yaşamış olan Empedokles'e göre varlıklar dört farklı kök elemanın (unsurun) bir araya gelmesi sonucu oluşurlar. Bunlar toprak, su, hava ve ateştir. Dört kök eleman sabittir, değişen sadece oranlardır. Bu düşünce daha sonra atomcu filozoflar tarafından geliştirilmiştir, ancak atomcu filozofların mekanik görüşleri yerine Empedokles evrime inanmaktadır. Ona göre dört kök elemanın bir araya gelmesini ve ayrılmasını temin eden sevgi ve nefrettir. İlk atomcular Leukippos, Demokritos ve Epikuros'dur. Bunlar M.Ö. 5.3. yüzyıllar arasında yaşamışlar, fiziksel nesnelerin sert, katı, bölünemez parçacıklardan (atom) meydana geldiğini düşünmüşlerdir. Bunlara göre atomlar birbirlerinden biçimleri ve genişliklerine göre ayrılırlar. Bazı atomlar düz ve yuvarlaktır, bazılarının çengelleri vardır. Farklı şekillerdeki atomların bir araya gelmesi ve sivri,yuvarlak, veya köşeli oluşlarına göre nesneleri farklı algılarız.
Pythagoras felsefesinde her şeyin aslı (arkhe) sayıdır. Antik Yunan döneminde "kozmoz" düzenlilik ve güzelliği ifade için kullanılmıştır. Bu kelimeyi kâinat anlamında muhtemelen ilk kez Pythagoras kullanmıştır. Düzenlilik ve güzellik harmoni demektir. Harmoni sadece fizik dünyada değil insan ruhunda da söz konusu olduğu için bu görüşler daha sonra tıp ve tıp felsefesi üzerinde de etkili olacaktır.Platon varlıkların ateş, hava, su ve toprağın belirli oranlarda karışımlarından oluştuğuna inanmaktadır. Ateş dört adet üçgen yüzü olan şekildeki taneciklerden, hava sekiz yüzlü taneciklerden, su yirmi yüzlü taneciklerden, toprak ise küp 22 şekilli taneciklerden oluşmuştur. Bu şekillerle özellikler arasında bir uyum vardır. Meselâ ateşin yakıcılığı üçgenin sivri uçlarının bir sonucudur.
Aristo Yunan düşüncesinde bir dönüm noktası olmuş ve kavramların nesnelere bağlı olarak şekillendiğini, esas olanın nesneler olduğunu ifade etmiştir.Bir nesne hakkında elde edilebilecek bilgileri ise on kategoride ele almaktadır. Bunlardan dokuzu nesnenin dış görünüşü ile ilgili olup duyu organlarımız ile elde edilir. Onuncu kategori ise akıl ile kavranabilen, tasarlanabilen kategoridir. Duyu organlarına hitap eden dokuz kategori nicelik(kemiyet), nitelik(keyfiyet), görelik(nispet, izafet), zaman, yer (mekân), durum (vaz'ı), sahip olma (mülk veya iyelik), etki (fiil,aksiyon), edilgi (infial, passion) şeklinde sıralanmıştır. Onuncu kategori ise hepsinin özünü ifade etmektedir ve cevher adını almaktadır. Cevherin, Platon'daki asıl ve idealardan farkı fizik nesnelerin dışında bir dünyaya ait olmaması, tersine fizik nesnelerle birlikte bulunmasıdır. Bu anlayış daha sonra pozitif olarak adlandırılan bilimlerin ve dolayısı ile modern tıbbın şekillenmesinde önemli bir adım olarak kabul edilmektedir.
Daha sonraki gelişmelere İskenderiye Okulu damgasını vurmuş bu okulda ise tıp konusunda önemli çalışmalar yapılmıştır. Tıp alanındaki çaIışmalar Herafilos ile başlamıştır. İskenderiye'de dersler vermiş ve burada diseksiyon(teşrih) yapma imkânı olduğu için tıptaki gelişmeler hız kazanmıştır. Burada Herafilos beyin, sinir sistemi, damarlar, kalp, göz, üreme organları hakkında geniş bilgi ortaya koymuştur. Aynı dönemde kıyaslamalı anatominin kurucusu M.Ö.4. yüzyılda yaşamış olan Erasistratos'tur ve sinirler, beyin damarları ve kalp üzerinde çalışmıştır. İskenderiye okulunun tıpta son önemli temsilcisi Bergamalı Galen olmuştur. Galen'in M.S.100200 arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Anatomi konusunda çalışmalar yapmış, nabzı teşhis aracı olarak kullanmıştır. Tıp bilgilerini sistematik olarak ele aldığı kitabı Orta Çağ'ın sonuna kadar önemini korumuştur. Galen ve Hipokrat, antik çağda tıp alanında en önemli isimler olarak tarihe geçmişlerdir.
ORTA ÇAĞDA TIP İslâm Dünyasında Tıp
İslâm dünyasında erken dönemlerdeki tıp bilgisi daha çok ayet, hadis ve Hazreti Muhammed'in davranışlarına bakılarak geliştirilmiştir ve halk sağlığı ile ilgilidir; belli yiyecek ve içeceklerden uzak durulması, beslenme düzeni, uyulması ge24 reken temizlik kuralları vb. hakkında verilen bilgilerin bütününe peygamber tıbbı (tıbbı nebevî) denmektedir.Daha sonra, diğer bilim dallarında olduğu gibi, önceki tıp bilgileri de çevirilerle İslâm dünyasına aktarılmıştır. Çevirilerle elde edilen bilgiler esas alınsa da İslâm dünyasında yaşamış olan doktorlar bizzat kendilerinin gözlemlerini ve meslekî deneyimlerini bu bilgilerle birleştirip, mevcut durumun geliştirilmesinde çok önemli katkıları olmuştur. Bunlar arasında Razi, kitapları yaklaşık altı yüz yıl Avrupa'da tıp fakültelerinde okutulan ve Avicenna ismiyle tıbbın babası kabul edilen İbn Sînâ, aynı dönemde yaşayan özellikle de cerrahhî konusundaki çalışmaları ile doğu ve batıda otorite olarak kabul edilen Zehravî yer almaktadır.
Batı Dünyasında Tıp
12., 13. ve 14. yüzyıllarda Arapçadan Lâtinceye çevrilen biyoloji ve tıp eserleri bu alandaki mevcut bilginin Batı'ya aktarılmasını sağlarken, 15. yüzyıldaki keşif seyahatleri yeni bitki ve hayvan türleriyle karşılaşılmasına sebep olmuştur. 15. yüzyılda yazılan eserlerin bir kısmı o güne kadar bilinen hemen bütün hayvan ve bitkileri içeren ansiklopedik eserlerdir.Bu yüzyıldaki eserler doğayı mümkün olduğunca değiştirmeden yansıtmaya yöneliktir (Naturalizm). Bu amaçla canlılar oldukça çok incelenmiştir. Meselâ Leonardo de Vinci 15. yüzyılda yaşamış ve canlıların anatomik yapısını detaylı şekilde incelemiştir.
Orta Çağ Batı Dünyasında,
Rönesansta ve Yeni Çağda Tıp
17. yüzyıl, bilimsel yöntemin yeniden ele alınıp şekillendirildiği bir dönem olmuştur. Daha önce diseksiyona yani insan cesedinin açılarak incelenmesine karşı çıkıldığı için, insan anatomisi ile ilgili bilgiler hayvanların içyapıları ve organları incelenerek elde ediliyordu. Bu dönemde diseksiyon ile insan anatomisi üzerinde çalışmalar başlamış ve anatomide önemli adımlar atılmıştır. Fizyoloji çalışmaları da viviseksiyon(canlı üzerinde araştırma yapma) çalışmaları ile hızlanmıştır. Canlı organizmanın işlevlerini cansız üzerinde tam anlamı ile anlayabilmek mümkün değildir. 18. yüzyılda bu çalışmalar yoğunlaşarak devam etmiş sindirim ve solunum sistemlerinin anlaşılabilmesi için canlı hayvanlar üzerinde çalışmalar yapılmıştır.
Bu dönemde canlılık kavramı üzerinde çok tartışmalar olmuştur. Canlı nedir? Canlı ve cansız arasındaki fark nedir? Bu soruların cevabı aranmış ve bir kısım canlı ve cansızlar arasında farklılık olmadığı ve her ikisinin de fizikokimyasal olgular olduğu ifade edilmiştir (Mekanist Okul). Buna karşı çıkan biyologlar ise her ne kadar canlı yapı cansız madde ile benzerlik gösterse de organik ruh canlıyı cansızdan farklı kılar, canlı bununla canlı olur demektedirler (Vitalist Okul). Yine bu dönem canlıların anatomik ve fizyolojik anlamda sınıflanmasında önemli bir mesafe katedilmiştir. Canlıyı sınıflandıran ilk bilim adamı Aristo'dur. Daha sonra altıncı yüzyıldan itibaren, seyahatlerle daha önce bilinmeyen pek çok bitki ve hayvan türü keşfedildiği için bu konu tekrar ele alınmıştır. Bu dönem de "tür" kavramı tanımlanmış ve "kendi içinde çoğalarak benzeri fertler meydana getiren en geniş grup" olarak belirlenmiştir. Bu yüzyılda Linne yaptığı seyahatlerle pek çok yeni bitki ve hayvan türü belirlemiş ve yeni bir sınıflama sistemi oluşturmuştur.
Osmanlılarda Tıp
Osmanlı Devleti'nde tıp çalışmalarının teorik temelini İslâm tıbbı oluşturmuştur. İslâm dünyasında olduğu gibi dört unsur, dört sıvı, dört mizaç teşhis ve tedavinin temelini teşkil etmiştir. Hipokrates, Galen, Razi, İbn Sînâ ve İbn Baytar gibi tıp dünyasında otorite olarak kabul edilen doktorlar Osmanlı tıbbında da etkilerini sürdürmüşlerdir. Ancak, Osmanlı tıbbı İslâm dünyasındaki bilgilerin aynen tekrarından ibaret değildir. Bazı doktorlar gözlemlerine ve meslekteki tecrübelerine dayanarak, mevcut bilgilere pek çok katkıda bulunmuşlardır.
YAKIN ÇAĞ'DA TIP
19. yüzyıldaki tıp çalışmaları temel bilimlerden özellikle fizik, kimya ve biyolojiden etkilenmiştir. Patoloji çalışmalarında hücre düzeyine inilmiş ve hastalıkla ilgili olarak hücre temel birim kabul edilmiştir. Yine bu dönemdeki çalışmalara mikroskop eşlik etmiş; virüsler, bakteriler ve parazitler konusundaki çalışmalar hızlanmıştır. Hastalığa sebep olan unsurlar yavaş yavaş belirlendikçe onlardan nasıl korunmak gerektiği konusunda da metotlar geliştirilmeye başlanmıştır. Bu dönemin önemli isimlerinden olan Pasteur(18221895) çalışmaları ile kuduz mikrobunu ve aşısını bulmuş, ayrıca bütün canlıların ancak bir canlıdan meydana gelebileceğini kesin bir şekilde göstererek yıllardır süren bir tartışmaya son noktayı koymuştur. Onun çalışmaları ile pastörizasyon koruyucu bir teknik olarak geliştirilmiştir.
Bu dönemin en hızlı gelişen alanlarından biri 28 cerrahî olmuştur. Diğer önemli bir gelişme 1895'de Röntgen tarafından X ışınlarının hastalık teşhisinde kullanılmasıdır. Aletlerin dezenfeksiyonu, antiseptiklerin kullanılması, analjezikler ve anestezi maddelerinin hızla geliştiği bir dönem olmuştur. J. Lister (18271912) havanın minik canlılarla kaplı olup açık yaraların bunlardan etkilendiğini, bunların özel merhem ve ilâçlarla yok edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bu yüzyılda, fıtık ameliyatlarında, amputasyonda (kol veya bacak gibi bir organın kesilip çıkarılması) genel anestezi için saf klor ve eter kullanılmıştır. Anatomi konusundaki çalışmalafözellikle sinir sistemi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu çalışmalar yeni bir ihtisas alanı olan psikiyatrinin doğmasına zemin hazırlamıştır. P. Pinel psikiyatrinin babası olarak anılmaktadır. Çocuk sağlığı ve hastalıkları da bu dönemde gelişmiştir.
19. yüzyılın önemli gelişmelerinden biri de farmakoloji alanında olmuştur. Daha önce kullanılan bitkisel ve hayvansal ilâçlar kimya dalındaki gelişmelerle yerlerini inorganik ve organik kökenli terkiplere bırakmıştır. Bu çalışmalarla antibiyotikler hızla gelişmiş ve tıbbın hizmetine sunulmuştur. Bu dönemin önemli buluşlarından biri de vitaminlerdir. N.İ. Lunin (18531937) araştırmaları sırasında, bütün doğal diyetlerin bilinmeyen bazı maddeler içerdiğini belirlemiştir.
Sun'î olarak hazırladığı sütle ( yağ, protein ve karbonhidratları içeren) beslediği farelerin öldüğünü görmüş ve bu bilinmeyen maddelerin hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu sonucunu çıkarmıştır. Onun bu çalışmalarının önemi fark edilmemiştir. Ancak daha sonra K.Takaku (18491915) beriberi hastalığının tedavisinde, farelerin besinlerine pirinç ilâve ettiği zaman hayvanların iyileştiğini belirlemiştir. Daha sonra bunun nedeninin suda eriyebilen ve pirinç, maya ve buğday gibi çeşitli maddelerde bulunan B vitamini olduğunu belirlemişlerdir. Aynı dönemlerde halk sağlığı ve koruyucu hekimlik alanlarında da önemli aşamalar kaydedilmiştir.
20. yüzyıl tıpta ihtisaslaşma ve her alanın kendi içinde alt dallara ayrılarak geliştiği ve müthiş bir bilgi birikiminin oluştuğu dönem olmuştur. Beden içinde sinir sistemi ile birlikte çalışan endokrin sisteminin (hormonların işleyişi ve bunlarla ilgili hastalıkların sistemi) keşfi ve vazoaktif peptitler gibi, endorfinler gibi ağrı iletiminden yara iyileşmesine kadar pek çok olayda etkili olan maddelerin keşfi ve immün sistemin (bağışıklık sistemi) çok daha iyi anlaşılması hastalık gruplarını ve tedavi yaklaşımlarını çok zenginleştirmiştir. Ayrıca bilgisayarlı tomografi ve manyetik rözenans gibi görüntüleme sistemleri tıbbın teşhis imkânlarında büyük bir sıçrama oluştur30 muştur. Teknoloji ve özellikle elektronik ve bilgisayar alanlarındaki gelişmeler tıbbın her alanında özelliklede radyoloji ve cerrahîde âdeta çığır açmıştır. İnsan genom projesi bu yüzyılın en heyecan verici projesi olmuştur ve önümüzdeki yılların en önemli gelişmelerine gebe olduğunun pek çok işareti bulunmaktadır. Genetik ve immünoloji tıbbın geleceğinde ana hatları çizecek iki alan gibi gözükmektedir.